Politikacı ile devlet adamı arasındaki fark şudur: Politikacı sonraki seçimleri düşünür. Devlet adamı ise sonraki kuşağı düşünür." ...
Politikacı ile devlet adamı arasındaki fark şudur: Politikacı sonraki seçimleri düşünür. Devlet adamı ise sonraki kuşağı düşünür." Winston Churchill
AK Parti hükümeti ilk iktidara geldiğinde herkesin
kafasında pek çok soru işareti ve kuşku vardı. Bu genç ve yeni muhafazakâr
parti, Türkiye'nin o döneme kadar gördüğü iktidarlardan ne kadar farklı
olabilirdi ki? Sonuçta ülkede Turgut Özal'dan sonra adeta kısa ömürlü koalisyon
hükümetleri başlamış ve bir hükümetin bırakın dört yıllık dönemi, bir yılı bile
tamamlaması istisnai hale gelmişti.
2002 yılına gelene kadar son sekiz yılda dört
büyük ekonomik ve finansal kriz yaşanmış ve üç partinin bir araya gelerek ancak
kurabildikleri son hükümet döneminde hiperenflasyon girdabına giren ülkedeki
son krizde tam 24 banka batmıştı. Dolayısıyla 2002 seçimlerinden galip çıkan AK
Parti'den beklentiler çok fazla, umut ise pek azdı.
Bunları o yıllarda Türkiye'de yaşamamış ve
doğrudan şahit olmamış insanlara anlatmak kolay değil. Zira ülkenin içinde
bulunduğu trajedi dakikalara ya da birkaç sayfaya sığmayacak kadar derindi. Ama
bu trajediyi bilmeden de Türk milletinin ülkenin yönetimini neden 20 yıldır
Erdoğan'a teslim ettiğini anlamak maalesef mümkün değil.
Erdoğan'ı 20 yıl boyunca ülkeyi yöneten
isim yapan koşullar aynı zamanda onu sıradan bir siyasetçi gibi değil
bir devlet adamı gibi düşünmeye ve davranma iten koşullardır. 80 yıl boyunca iktidarı elinde tutan elit kesimin aksine, hayatın içinden gelmiş, İstanbul'un "kenar
mahallelerinden" birinde büyürken yaşanabilecek tüm eksikleri, yoklukları, yoksullukları bilen biri için "kendini kurtarmak" daha az yorucu ve çok daha kolay olurdu muhtemelen.
Erdoğan gibi politikacılar için "uzun vade" kavramı bir siyasi iktidar döneminden çok daha uzun bir zamanı ifade eder. Hatırlayın, Erdoğan Türkiye'nin 2023 vizyonundan bahsettiği ve ülkeyi kuruluşunun 100. yılına yani 2023'e hazırlamaya başladığında 2000'li yılların ikinci yarısı henüz başlamamıştı
O yıllarda ilkokul eğitimini henüz tamamlamış
çocuklar bu yıl oy kullanacaklar. 2002 yılında 65 milyon olan Türkiye nüfusu 20
yılda 20 milyondan fazla arttı. O yıllarda 11.2 milyon İstanbul'un nüfusu bugün
18 milyonu aştı.
Türkiye'de muhalefet partilerinin ısrarla karşı
durduğu Marmaray, Avrasya Tüneli, 3. Boğaz Köprüsü ve İstanbul Havalimanı
projeleri daha o günlerde, bugünleri düşünerek planlanmış projelerdi. Açıldığı
günden bu yana geçen dört yılda 160 milyondan fazla yolcunun geçtiği İstanbul
Havalimanı, Avrupa'nın en fazla yolcu ağırlayan (2022'nin üçüncü çeyreğinde
yaklaşık 20 milyon yolcu) havalimanı oldu. Ülkenin tamamında 2002'de 6.101 km
olan karayolu ağı bugün 68.714 km'ye ulaştı. Türkiye 2002 öncesinde ücretini
ödeyemeyen hastaların hastanelerde rehin tutulduğu bir ülkeyken bugün dev şehir
hastaneleriyle birlikte 264 bin yatak kapasitesine ulaşmış hastanelerimiz
ücretsiz sağlık hizmeti veriyor.
Liste oldukça uzun. Elbette burada geleceğe dönük
hizmet ve altyapı projelerinin tamamını saymak mümkün değil. Ancak sadece bu
örnekler bile son 20 yıldaki icraatların "günü kurtarma" amacı taşımadığını çok net bir şekilde ortaya koyuyor.
Bununla birlikte Erdoğan'ın bir devlet adamı
olarak ülkesinin geleceğine yaptığı en büyük yatırım, ona "özgüven" kazandırmasıdır. Türkiye artık 2000'li yılların başında
olduğu gibi bir üçüncü dünya ülkesi değildir. Diğer ülkeler karşısında elleri
bağlı bir şekilde ayakta bekletilen bir ülke olmaktan çıkmıştır.
Türkiye'nin sadece kendi sorunlarıyla uğraşan bir
ülkeden, küresel sorunlara çözüm bulan bir merkez ülke konumuna geldiği, pek
çok uluslararası hadisede bir kez daha görülmüştür. Suriye'deki iç savaşın
yarattığı mülteci sorunundan tutun da Ukraynalı esir askerlerin teslim
edilmesine, Ermenistan-Azerbaycan arasındaki savaşın sona ermesine kadar pek
çok uluslararası problem Türkiye'nin doğrudan müdahalesiyle bir sonuca
ulaşmıştır. Tahıl koridorunun dünyanın karşı karşıya kaldığı gıda krizine karşı
ne kadar hayati bir adım olduğu herhalde kimse tarafından yadsınamaz.
Hâlen devam eden küresel ekonomik krize rağmen
kişi başı milli gelirini 3.608 dolardan 9.500 doların üzerine taşımayı
başarmıştır. Evet halihazırda mücadele edilen bir enflasyon problemi olduğu
doğru, fakat iç siyasette bu pek dillendirilmese de bu şu anda tüm dünyanın
mücadele etmek zorunda kaldığı bir sorun.
Rusya Devlet Başkanı Putin'in Erdoğan için
sıklıkla dile getirdiği çok yerinde bir tespiti var: "Erdoğan zor bir partner
ama her durumda ülkesinin menfaatlerini
koruyor."
Hilal KAPLAN

COMMENTS